-->
“bir adam, vitrininden ne dükkanı olduğunu anlayamadığı bir dükkâna girer ve tezgâhtaki yaşlı adama ne satıldığını sorar. ‘biz düş satarız’, der adam. müşteri ilgilenir. satıcı adama üç düş gösterir. müşteri, en sonuncusunu ve en güzelini beğenir. o düşte kendini görmektedir: gerçek yaşamda, ilişkilerini doğru dürüst yaşayamayan biridir. ama gördüğü düşte, başta kendi kişiliği olmak üzere, her yaşadığının ahlâkını savunmakta kararlı biri olup çıkmıştır… beğendiği düşün fiyatını sorar. satıcı, ‘yaşamınızın birkaç yılı’, diye yanıtlar. ‘anlamadım’, der müşteri, ‘parayla değil mi?’. ‘hayır, biz düşlerimizi, müşterilerimizin hayatlarının bir bölümü karşılığında satarız’. ‘peki şu birkaç yıl.. biraz fazla değil mi?’. ‘hayır. bizde öyle düşler vardır ki, karşılığında bütün bir hayatı isteriz!’… müşteri, düşü almadan dükkândan çıkar ve eski yaşamına döner. düşlerine layık olmayı göze alamamıştır.”
ingeborg bachmann / bir düş alışverişi
bugünlerde sıkça geçmişi düşünüyorum. yaş almakla ilgisi olmalı veya yaşadığım günden memnun olmamakla.. üstümüzden silindir gibi geçenlerin payını da siz ekleyin. hep bir sıkıntı hali.. geçenlerde ckm’de yılmaz güney sergisini gezdim. -ustaya yakışmayacak özensizlikte olmasına karşın insanoğlunun ne çiğ olduğunu unutmamak için görülmeli- ömrü hapis köşelerinde geçen yılmaz güney’in fotoğrafının karşısına çöktüm ve kendi hapishanemden onu izledim. uğruna hapis yatıp, ömrünü harcadığı türkiye’nin parçasıydım. herkes kadar suçlu, herkes kadar tutsak ve herkes kadar dilsizdim..
“hepimiz bir gün bağışlanmayı isteriz, ben affettim, sen de et. olur mu?”
“adını titizce saklayan bir sokak buldum
şimdi söyleyemem hangi alanın arkasında,
oradan geçerken hep seni düşünüyorum,
belki de oralarda bir yerdesin,
sen tavşan aralığı,
sen ağzımın tadı,
bir buluş gibisin!” - cemal süreya
“i guess i’m too scandinavian..”

auf wiedersehen berlin
yaz başıydı ve dört apartmanın ortak avlusuna bakan açık pencereden ıhlamur ağaçlarının kokusu odayı dolduruyordu. odanın her tarafına dağılmış eşyalarıma bakıp bir sigara yaktım. kendimi nihayet evimde hissettiğim stüdyo dairede ömrümün sonuna kadar yaşayabileceğimi düşündüm. çünkü ben bu kente aittim ve onu tekrar terk etmeye hazır değildim. üstelik döneceğim yerde beni bekleyen hiçbir şeye heyecan duymuyordum.. tiergarten’da bir ağacın altına oturup renklerin, kokuların içinde kaybolmak istiyordum. bana verilen adı unutmak, kendimi unutmak ve hafifliğe teslim olmak istiyordum. zaman daralıyordu ve eşyaları midesine indirmek için ağzını kocaman açmış canavar bavulun varlığı beni gerçekliğe çağırıyordu. günlük hayattan biraz daha zaman çalmak için radyoyu açtım. kadının sesi mutluluğa çağırıyordu “es ist summer in berlin” dedi ve fonda “all you need is love” çalmaya başladı.. berlin’e yaz gelmişti.. ve ben istanbul’a dönüyordum..

yapı kredi yayınları -1999’da iletişim yayınları’nın bastığı- “hoşça kal berlin”i mart ayında yeniden yayımladı. christopher isherwood’un 1930’ların başında berlin’de yaşadığı günleri sade ve dolaysız anlattığı bu kitap için yayınevi “ölmeden önce okumanız gereken 1001 kitaptan biri” ibaresini düşmüş. haklılar.. bir kenti sevmek, onunla gönüldaşlık kurmak ve içinde kaybolabilmek insanın başına gelebilecek en güzel duygu.. isherwood, hitler faşizminin hemen öncesinde berlin’de yaşananları aktarırken dolaysız ve aynı zamanda toplumda yaşanan çözülmeyi, kamplaşmayı da küçük ayrıntılarla aktarmış. ve bu küçük detayların gücüyle berlin’in kayıp ruhlarına derin bir hüzünle sahip çıkıyorsunuz. yeraltında olanın yerüstüne bir gün üstün geleceğini umarak..